Mayısı ucundan yakalamak


Mayısı, gitmeden ucundan yakalamak istedim. Zaman nasıl da geçiyor. En azından 8 hafta sürecek radyoterapi hiç bitmeyecek gibi geliyordu. Hergün hastaneye gidip gelmek, evde bir de bebeğin olduğunu ve Yorgo’nun da sezonunun başladığını hesaba katarsak hiç mi hiç kolay değildi. Zaman geldi, yavrukuşu bile yanımda götürmek zorunda kaldım. O hastanenin bahçesinde bir arkadaşımla dolaşırken ben de içeride 5 dakikalık terapimi yapıyordum. Bazen klinikte başına üşüşen, “Aa, Papatya bebeğini de getirmiş!” diyenlere bastı yaygarayı, bazen de birisini bulabilirsek evde kalıp gelişimi bekledi dört gözle *8)

Çok yoğun geçen günler hızla akıp gidiyor aslında. Geçen hafta radyo terapim bitti. Klinikte, annelik duygularımı herkesten iyi anlayıp bana çok yardımcı olan doktorumla, her Allahın günü görüştüğümüz teknisyenlerle “bir daha iniallah görüşmeyiz” diyerek vedalaştık 🙂

Yorgo’nun hemen her gün ve bütün gün işte olmasıyla, 2 çocuklu olmanın ne anlama geldiğini ancak idrak ettiğim dönemde bir de hastaneye gidiş-gelişlerle iyice yoğunlaşan programda kendime ayıracak hiç mi hiç zaman kalmıyordu. Yumurta haşlanacak kadar sürede alel acele öğle yemeğini yemek, Maya çişini yapıncaya kadar kahveyi kafama dikmek, asansör 4. kata çıkıncaya kadar sürede Dario’nun (kakasızsa!) bezini değiştirmek, sağ elimle sarmısak döverken sol elimle elma, armut yemek gibi yeteneklere sahip oldum. Şimdi bu yoğun programdan hastaneye gitmek bir den çıkıverince de yapmayı özlediğim o kadar çok şey vardı ki hangisini yapacağıma karar veremez oldum; şöyle ağız tadıyla yavaş yavaş bir kahve içmek bile kendimi kraliçeler gibi hissetmeme neden oldu. Bir kek yapmayalı ne kadar zaman olmuştu? Maya ne zamandır çilekli dondurma istiyordu, Dario’ya bir şapka almalı artık, eski şapkası kafasına sığmaz oldu. Sahi bu arada ne çok büyüdüler!! 🙂 Geçen seneki eteklerinin hepsi Maya’ya süper mini olmuş. Dario’cuğun da neredeyse 1. doğum günü olacak. Tabi ya geçen sene bu zamanlarda hastalığımın teşhisi konmuştu da, bebeğimi azıcık daha geç doğursam olmaz mı pazarlıkları yapıyordum doktorumla. Tüm bu belirsizliklerin, korkuların, endişelerin üstünden 1 yıl geçti. Hala hayatta, neredeyse eskisi kadar sağlıklı ve umuyorum ki bu savaştan galip çıkmış olmak çok güzel… Herşeyin tadına varmak, çocukların her gününün, her anının kıymetini bilmek ne önemliymiş.

Aileyle birlikte olmaya, paylaşmaya daha çok vakit harcamak… Zamanımın birazını da mutfakta geçirmek elbette. Sevdiklerime sevdiklerini pişirmek, sevgi katmak. Alelacele yapıp alelacele yemek yerine özenerek pişirmek sindirerek yemek.

Havada kısa sürecek bir bahar kokusu var. Çok yakındır kaynar yaz sıcakları… Bu havaları kaçırmadan, otlar sararmadan, doğanın en canlı renkleri solmadan, taptaze mevsim sebzeleriyle birşeyler pişirmeli… Pişirip de buraya getirmeli…

Bugün bir mezeyle açılış yapmak istedim. Girit’in meşhur peksimetleriyle hazırlanan, Dakos adında bir meze. Geleneksel olarak arpa unundan yapılan bu peksimetleri evde yapanına rastlamadım belki köylerde hala kendi odun fırınında ekmeğini yapanlar yapıyordur. Bizimki gibi şehirlerde ekmek fırınlarından hazır alınan bu peksimetleri Türkiye’de bulmak mümkün değil, ne yazık ki… Ama olur da yolunuz Girit’e düşerse, bir tane de Dakos ısmarlamayı unutmayın. (Belki aynı tarifi kızarmış ekmek dilimleriyle de denemek istersiniz)


DAKOS (*Kukuvaya)

  • 1 adet Girit peksimedi (arpa unundan)
  • 1 büyük olgun domates
  • 2-3 kaşık ufalanmış beyaz peynir (Yunan Fetası, Türk teneke peyniri ya da tulum loru)
  • Zeytinyağı
  • Kekik
  • Deniztuzu
  • Kapari

Girit peksimetlerini ıslatmadan yemek her yiğidin harcı değil. Dişlerini sağlam değilse hiç denemeyin derim. Her şeyde olduğu gibi bu peksimetlerin de bir usulü var. Peksimedi ya çeşmeden akan suyun içinde tutacaksınız ya da 1 kase suya daldırıp çıkaracaksınız. Ben size akan suyun altında tutmayı tavsiye ederim. Çünkü böylece elinizde dayılmayacak kadar yumuşadığından emin olabiliyorsunuz. 1 kase suya daldırmak dendiğinde, ne kadar kalması gerektiğini belirtmek çok zor ve peksimet bir anda öyle çok yumuşayabilir ki tutup kaseden bütün halde çıkarmak mümkün olmayabilir.

Dediğim şekilde yumuşattığım peksimedi tabağa alıyoruz. Üstüne olgun, kıpkırmızı bir yaz domatesini rendeliyoruz. Tuzunu ve kekiğini atıp bolca sızma zeytinyağı gezdiriyoruz.

Üstüne beyaz peynirimizi ufaladıktan sonra, tekrar kekik, tekrar zeytinyağı gezdiriyoruz. En üstünü de (tercihen ev yapımı) kaparilerle süslüyoruz.

İşte insanın içini ferahlatan bir lezzet…

*Dakos ile ilgili birkaç ilginç not:

Dakos, Girit’e özgü peksimetle yapılıyor olsa da, paketlenmiş peksimetleri Yunanistan’ın pekçok yerinde bulmak mümkün. Dolayısıyla Dakos’a çoğu Yunanlı aşina. Ama Girit’te bu mezenin bir başka ismi daha var ki bunu ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. O da “Kukuvaya”. Şaşırdım çünkü “kukuvaya” Yunanca ‘da “baykuş” demek, ama bu mezenin baykuşla ne ilgisi var bugüne kadar bilene rastlamadım 🙂

Birgün Yorgo’ya şoförlerden biri anlatmış. Boğazına düşkün, içkisi de mezesi de sofrasından eksik olmayan, Girit’in köylüsü bir adam. Laf nasıl olduysa “kukuvaya”ya gelmiş. “Kukuvaya’nın hası nasıl yapılır bilir misin?” demiş adam. “Nasıl?” diye sormayı beklemiş. “Ben demiş peksimedimi suya değil, zeytinyağına daldırırım, zeytinyağının hasında yumuşatırım” Ne diyebilirim ki?… Boşuna değil, kişi başına zeytinyağı tüketimi Girit’te rekor düzeyde.

Yunanistan dışında bütün Avrupa’nın en çok zeytinyağı tüketen ülkesi İtalya’da kişi başı yıllık tüketim 15 kg.yu bulmazken, Yunanistan’da 20 kiloyu geçmekte, Girit’te ise 25 kiloya ulaşmakta… Zeytinyağı içinde yüzüyoruz, kısacası 🙂




2 thoughts on “Mayısı ucundan yakalamak”

  • Yazınızı yazalı uzunca bir süre olmuş umarım iyisinizdir,çok geçmiş olsun.Ben yeni girit tatilinden döndüm,dakosu herakliondan koca bır paket aldım ve onu yemeye çalıştım dişlerimi kıracaktım ,sonra sormayı akıl ettim vede restauran,da gördüm eve döndük kendi kendime yaptım inanılmaz lezzetli,tabiki giritin o güzel domatesleri ile harika oluyordur…fakat ben bunun hastası oldum şimdi nereden bulurum kara ,kara düşünüyorum ……..sevgiler selamlar………

  • Sevgili Lale,
    girit peksimetleri İzmirde yaşadığımız yıllarda eşimin özlediği yegane şeydi. Ne yazık ki İzmirde öylesini bulmak mümkün değil. Nasıl yenileceğini bilmezse insanın gerçekten dişlerini kıracak kadar sert olanları olduğu gibi, hiç ıslatmadan kıtır kıtır yenilenleri de var. Kullanılan unun farkı olmalı; belki biraz da fırında ne kadar kaldığının.
    Bu arada, memleketimizin pembe domateslerinin lezzet açısından geri kalacağını sanmam 😉

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.