Hayat tekerrürden ibarettir ve arka planda 9. senfoni çalmaktadır

Bir insanla karşılaşırsınız; hatta bir çocuktur bu. Bakarsınız, yüzündeki ifadede yaşından çok daha “görmüş geçirmiş” izler saklıdır. Hayat, olmasını beklediğinden çok daha erken getirip dayamıştır kapısına zorlukları, mücadeleyi, yokluğu, ayrılığı, acıyı, hatta çocuklara hiç yakıştıramadığımız ölümü. O zaman o çocuk artık çocuk değildir; yaşından beklenen deli dolu hareketleri, anlamsız bulacak kadar olgundur. Olgunlaşmak zorunda kalmıştır. Belki erkenden çalışmak zorunda kalmış, hatta tek başına hayatta kalma mücadelesi vermiş; belki çok erken aşık olmuş ama karşılık bulamamış; belki sevdiğini çok erken yitirmiş, belki ölümle yüz yüze gelmiştir. Parasızlık, açlık, yokluk, savaşlar, göçler, maruz kalan çocukları çabucak olgunlaştırıverirler ve kendi küçük yüreği büyük, minik koca adamlar yaratırlar. Onların yaşadıklarından bihaber büyüyen el bebek gül bebeklere gerekirse “abilik” yapacak kadar yürekli; yeri gelince kafa tutacak kadar cesaretlidirler. Bunları yaşamak için daha yıllarca büyümeyi bekleyecek olanlar “gül bebekler” ise; çocukluğun kıymetini bilmeden bir an önce büyümeye dikmezler mi gözlerini?

Hayat neyi ne zaman yapacağını bize sormuyor ki…Kimisine hayat, zorlukları, sorumlulukları, aynı zamanda da hayatının fırsatlarını erken getirip önlerine koyar. Erkenden keşfederler yeteneklerini, bulurlar kendilerini. Kimisine de hayat, getirmekte gecikir kendini kanıtlama fırsatlarını. Hayattan ne istediğini bulması zaman alır, çooook uzun zaman alır belki de.

Zaman zaman hayatın gerisinde kaldığımı hissettiğim anlar oluyor. Sanki start verildiğinde ben bambaşka bir şeyle meşgulmuşum da herkesten sonra farkına varmışım gibi bir his bu. Bunu ne ilk kez hissediyorum ne de son kez, biliyorum. Bazen hayatın akış hızıyla benim farkındalığımın senkronu tutmuyor sanki… ya da bana mı öyle geliyor? Hayatımda bazı şeyleri yapma fırsatını, olması gereken zamandan biraz daha “rötarlı” yapma şansım olduğundan mıdır nedir? bilmiyorum… Mesela, ben ortaokuldayken ilkokul çocuklarıyla mandolin kursuna, lise sondayken benden küçüklerle yüzme kulübüne giderdim, üniversitenin Rock’n’Roll dansçıları içinde üniversiteyi bitirmiş olan tek bendim. Yaşıtlarımın çocukları ilkokula giderken, 35 yaşımda ilk kez anne, 40ıma merdiven dayamışken ikinci kez anne oldum.

Bu duygu bana o kadar aşina ki, ne zaman ve nerede karşıma çıkacağı belli olmuyor. Bir gün bir yere gidiyorum ve neden daha önce oraya hiç gitmediğime hayıflanıyorum. Öyle tuhaf hissediyorum ki… özlem, vuslat, pişmanlık, huzur, hüzün birbirine karışıyor. Öyle bir his ki bu “Ah be!” dedirtiyor “işte burası!”… Sanki orada doğmuş olsanız, bütün hayatınız bambaşka olurdu hissi… Halbuki, pılımı pırtımı toplayıp oraya kaçıp gitmek çözüm değil, biliyorum.

Bazen biriyle karşılaşıyorum, bütün bildiklerimi unutturuyor bana. Neden daha önce bulmadım ki seni? diye soruyorum kendi kendime ama cevabını bulamıyorum. Ben mi geç kalıyorum, hayat mı benden daha hızlı ilerliyor, işte bunu kestiremiyorum.

Bu arada, biz ister geç kaldığımızı isterse önden gittiğimizi düşünelim hayat devam ediyor, akıp gidiyor. Onu kim tutabilmiş ki?… Öyle de bir gerçek var ki hayat ister ağırdan alsın ister hızla geçip gitsin, her şeye rağmen hayatın güzel yanları bütün kusurlarını örtmüyor mu? Bence en güzel yanlarından birisi de size çok tanıdık gelen, eski anıları uyandırıp dansa kaldıran anlar. Bazen bir şeye tanık oluyorsunuz o kadar tanıdık geliyor ki size. Yahu, ben bunu daha önce yaşadım sanki, dedirtiyor size ister istemez. Yoksa hayali miydi önceden gördüğüm de ancak şimdi gerçek oldu, ayırt edilemiyor. Sanki her şey durmadan devir daim olan bir döngü içinde olup bitiyor.

Hayatın sizin önceden yaşadıklarınıza benzer deneyimlerle karşınıza çıkmasını istiyorsanız, çocuk yapın da görün, diyeceğim yalnızca… Çocuklar sanki bizim aynamız. Elbette doğdukları andan itibaren onların önündeki yegane örnek bireyler olduğumuz için anneden ve babadan pek çok şey almalarına şaşmamak gerekir. Ama bu durum bazen öyle bir boyuta varıyor ki, “ya ben bu filmi daha önce görmüştüm” deyip gülümsüyorsunuz 🙂

Maya’m mesela. Yılbaşı tatiline çıkmadan az önce gözlük taktı. Daha 4. sınıfa giderken. Ben taktığımda ortaokul bire gidiyordum. Gözlük takmam gerektiği; mandolin kursunda belli olmuştu. (Dedim ya, ortaokulluyken mandoline gidiyordum) Büyük olduğum için en arkada oturuyordum. Notanın çizginin üstünde mi altında mı olduğunu göremediğimden sürekli yanımdaki kardeşimden bakıp yazıyormuşum notaları. Bir gün kardeşim bunu anneme söylemiş; annem de hemen beni bir göz doktoruna götürmüştü. Böyle başladı gözlük maceram.

Bu sene Maya başladı mandolin çalmaya. Anılarım canlandı. Elime alsam çalamam herhalde. Notaların yerini bile hatırlamıyorum ama onun çalışını dinlemek çok hoşuma gidiyor. Daha yolun başında ama azimli. En önemlisi de çok zevk alıyor. Son aylarda dersleri biter bitmez alıyor mandolinini eline ve başlıyor tıngırdatmaya Girit ezgilerini. Hatta bildiği bir kaç parçayı notaları olmadan kendi kendine çıkarmaya başladı. O zaman öyle hoşuna gidiyor ki… bendeyse gururla karışık tuhaf bir aşinalık yine.

Geçenlerde bir gün yine mandolin çalıyordu, ben de zevkten dört köşe dinliyordum. Birden aklıma düştü. “Ben de küçükken mandolin çalıyordum, sana söylemiştim” dedim. “Beethoven’ın 9. senfonisinin notalarını hala ezbere biliyorum. O bizim konserde çaldığımız en zor parçaydı. Üstelik herkese o kadar çok tanıdık ki bunu çaldıktan sonra çok alkış almıştık” diye de ekledim. “Öyle mi? Söylesene notaları” dedi. Ben bile kendime inanamaz halde dökülüverdi notalar ağzımdan: si si do re… Demek ki bazı şeyler aradan ne kadar zaman geçse de unutulmuyor. Artık hiç mi hiç ilgilenmediğimizi, düşünmediğimizi sandığımız şeyler bile kolay kolay unutulmuyormuş, demek ki…

Hemen bir kağıt kalem aldı eline, notaları not etti. Sonra oturup çalmaya başladı. Önce şaşkınlık, sonra da beni yıllarca gerilere götüren bu güzel melodi tatlı bir tebessüme dönüşmüştü. Bu çok tanıdık ezgiyi yıllar sonra tekrar -hem de kızımın çaldığı-  mandolinin sesinden dinlemek ne hoştu!

– Aferin kızıma, ne çabuk da öğrendin, dediğimde; çok gurur duyuyor kendinle ve daha da bir azimle çalmaya başlıyor.  Artık o da 9. senfoninin notalarını ezbere biliyor, ezbere çalıyor. Yalnız Maya değil, bir baktım ki onun notaları yüksek sesle söyleyişini her gün dinleyen Dario bile ezberlemiş:    Si si do re   re do si la   sol sol la si….

“Hayat tekerrürden ibaret” derler… Çocuklarım, şu günlerde kendi çocukluğumda seyredip bayıldığım filmi, E.T.yi seyrediyorlar. Plaja gittiğimizde, denize bir an önce girmek için pazarlık, dönerken de denizden çıkmamak için pazarlık yapıyorlar, aynı kardeşimle benim yaptığımız gibi. Muhallebi tenceresinin dibini kazımaya bayılıyorlar. Kızarmış patateslerden de çalmaya 🙂 Annelerinin yaptığı reçelin en iyi reçel, annenin pastasının en güzel doğum günü pastası olduğunu savunuyorlar – bize de öyle gelirdi anneminkiler. Kaykaya, bisiklete biniyorlar; benim gibi. Hatta Girit’e geldiğimde beri, özleyip de hiç bulamadığım bir şeyi, İpek böceği tırtıllarını  (bu baharda mucizevi bir şekilde bulmamızla) birlikte topladığımız dut yapraklarıyla besliyorlar – çocukken neredeyse her bahar yaptığım gibi. İpek böceğinin kelebeğe dönüşmesine çocukken defalarca tanık olduktan sonra; bir çocuğun aklından kolay kolay çıkmayacak bir deneyimle, onların da bu yaşam döngüsüne tanık olmalarını çok istediğim için, yıllarca aramıştım bu minik sevimli tırtılları. Geçenlerde arabayı park ettiğim yerde dut ağaçlarını görünce, evdeki minik canlara hep birlikte taze yaprak toplarken canlandı yine anılarım. Sonra elimizde dut yaprakları, jimnastiğe gidinceye kadar geçtiğimiz sokaklarda üçümüz el ele tutuşmuş halde -neredeyse- bağıra bağıra 9. senfoniyi bir ağızdan söylerken buluverdim kendimizi ve bu çok hoşuma gitti doğrusu.

Hayatın bize kendini hatırlatan bu döngüsü nereye kafamızı çevirsek karşımıza çıkıyor sanki bu günlerde. 2 sene önce 2 kediyle başlayan kedili hayatımızda bile. Önce bir başka sokak kedisinin daha gelip bize katılması, sonra hamile kalıp doğurmak için en emniyetli yer olarak bizim bahçeyi seçmesi, yavruları bahçedeki bir kübün içinde bulmamız. Şimdi onların da ayaklanıp bahçemizin sakinleri haline gelmesi de başlı başına hayatın döngüsüne bir örnek değilse nedir ki? Aynı bizim çocukların da bir gün kendi ayakları üstünde duracakları; belki sevdikleri bir şeyi okuyup iş bulamayıp üzülecekleri; belki de sevmedikleri bir şeylerle uğraşsalar da iş buldukları için sevinecekleri; bir gün sevdiklerini bulacakları, kendi ailelerini kuracakları; belki çoluk çocuğa karışıp belki de yalnız kalacakları hayatları olmayacak mı?

Hayat tekerrürden ibaretmiş gerçekten de… daha önce gördüğüm bu filmin fon müziği de neymiş, biliyorsunuz artık 🙂




2 thoughts on “Hayat tekerrürden ibarettir ve arka planda 9. senfoni çalmaktadır”

  • Papatya’cığım,
    Benim çocuklarım çocukluğumda yaptığım şeyleri yapamıyorlar maalesef. Hayat tekerrürden ibaret i başka başka şeylerde yakalıyorum ben de. Ve hayat bazıları için daha zor daha acımasız. Acılarını yüreğimde hissetsem de tv karşısında göz yaşı dökmekten fazlası gelmiyor elimden 🙁 Çok güzel bir yazıydı tıpkı diğer yazıların gibi. Yüreğine sağlık
    Sevgilerimle…

  • Sevgili Elvan
    çocuklarımıza bizim çocukluğumuzun tıptatıp aynısını yaşatabilmemiz imkansız zaten. Hayatın bize elverdiği imkanlar sınırında, biraz da nostaljik olarak onlarla kaydırak, 5 taş oynayabiliriz ama onlar bu çağın çocukları oldukları için, biz ne kadar uzak tutmaya çalışsak da video oyunlarının, internetin, youtube ve facebook’un farkındalar. Ben kızıma henüz facebook hesabı açmadım ama o fotoğrafına kaç Like aldığını soruyor 🙂
    Bir gün ona “bizim çocukluğumuzda TV bir tek kanaldı. Orada ne çizgi film varsa onu seyrediyorduk. DVD de yoktu” dediğimde, aklı alamıyor. yani siz mi almadınız DVD, diye soruyor. “Yoktu çocuğum, hiç yoktu” desem de, anlayamıyor. Çünkü onun hayatı hiç Tvsiz, DVDsiz, bilgisayarsız, internetsiz olmadı ki… Halbuki bizim anne-babamızın çocuğu fazla TV seyretmekten alıkoymak gibi bir derdi yoktu. Her gün o günün çizgi filmi neyse onu beklerdik; şeker kız Candy, Heidy, Arı Maya, Denizci Simbat 🙂 O bitince istesen de başkası yoktu. Şimdiki teknolojik imkanlar beraberinde sınırlama zorunluluğu da getiriyor. Mesela ççocuklara cep telefonu almakta direnebildiğimiz kadar direneceğiz… bakalım ne kadar?
    İstesek de istemesek de farklı çağların çocuklarıyız ve eskiden büyüklerimizden duyduğumuz deyimi sıra geliyor biz söylüyoruz: nesil fark işte! 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.