Hangisi ÇOK hangisi az?!?!


Küçükken, çoook küçükken az ve çok kavramlarıyla ilgili aklımın bir türlü almadığı birşey vardı. Büyüklerin konuşmalarını, alışverişlerden sonraki yorumları dinledikçe aklım iyiden iyiye karışır, büyük olmanın ne zor iş olduğuna gitgide ikna olurdum. Şu büyükler bunca çok çeşitli sebze içinde, hangi sebzeden ne kadar, hangi meyveden ne kadar alınacağını nasıl oluyordu da akıllarında tutabiliyorlardı. Mesela;

Karpuz alındığında, güzel çıksın, olgun olsun diye, 4-5 kiloluktan aşağı almazdı babam.
Ama sıra muz almaya gelince, 1 kilo, hadi biraz fazlası alınırdı. Çünkü muz bekledikçe kararırmış. Bittikçe alınırmış. Ama elma alıyorsan, 1 kiloya kaç tanecik gelecek ki?, derlerdi.
Sarmalık yaprak alınacaksa yarım kilo yetiyordu da, başka bir sebzeyi 1 kilodan az almazlardı. “Domates, soğan her yemeğe gidiyor, en azından 2-3 kilo al” diye ısmarlardı, annem. Ama ıspanaklar güzel diye babam 1,5 kilo alıp gelince, “1,5 kilo ıspanağı nasıl yıkayacağım, 1 kilo yeterdi”, denirdi. Bamyayı 1 kilo aldık mı, yan komşumuz “çok değil mi? biz yarım kilodan yapıyoruz” diye yorum yapardı.

Gel de çık işin içinden!?! O çocuk aklımla “ben şimdiden bir liste yapmaya başlayayım, büyüyüp kendim pişirmeye başlayıncaya kadar ancak listem tamamlanır, ben de ne ne kadar alınır diye ezberlerim” diye düşümdüğüm çok olmuştur.

Hatta evlendikten sonra (o zaman İzmir’de oturuyorduk) ilk pazara gidişimizde tesadüfen annemle aynı soğancıda kariılaşmıştık. O “aman da kızım büyümüş de pazara gelmiş” diye gururlanırken, ben fırsat bu fırsat “anne kaç kilo soğan alayım?” diye sıkıştırmıştım onu 🙂 Sanki soğancı pazar dersinden sınıfta bırakacak :)))son

Aradan yıllar geçti. Artık öğrendim. Kendimce işi kolaya indirgedim elbet. Sebzeleri 1 kilodan az, meyveleri de -kavun, karpuz, sıkmalık portakal hariç- 2 kilodan çok almıyorum. Böylece ne az geliyor, ne de bayatlayıp atılıyor.

Bu eski sıkıntımı bana hatırlatan Maya’nın bir sorusu olmuştu. O gün gelinceye kadar “ne zaman Türkiye’ye gideceğiz?” diye en azından günde 20 kere soruşlarından birinde “Kızım, 2 hafta sonra gideceğiz” dediğimde, “Anne, bu çok mu az mı?” deyince, onun için çok da birşey ifade etmediğini anladım. Sonra, 1 haftayı okula gittiği 5 gün + 2 gün tatille izah edip, böyle bir tane daha geçince…” dediğimde aklında şekillendi olay.

Bilmeyince, “bunun şimdi ne kadarı az ne kadarı çok” hiç birşey ifade etmiyor. “Az zaman mı kaldı çok zaman mı?” kestiremiyor çocuklar. Yalnız çocuklar mı? Biz büyükler de bazen duraksamıyor muyuz? diyelim ki hiç bilmediğiniz yepyeni bir malzemeyi almaya kalktınız; ne kadar alınır ki? ne kadar ve nasıl kullanılır ki? biraz düşünmek gerekmez mi? Eh, varsa şansınız bir bilene sorarsınız, yoksa kafanıza göre bir karara varırsınız.

Geçenlerde Drama’ya giden Yorgo’nun kız kardeşi de öyle yapmış. Eşinin memleketi olduğundan bunca yıl gider gelirler. Ama kısmet bu seneyeymiş ki oradaki bir kasapta pastırma görmüşler. Pastırma Yunanistan’ın her yerinde bulunan bir şey değil. Hala ki Girit’te iyice gurme malzemesi sayılır, kasaplarda bulunmaz, şanslıysanız vakumlu paketlerde bazzı marketlerde yalnızca. Neyse, Drama’da pastırmayı görünce; “bizim çocuklar bunu pişirmeyi bilir” diyerek cesaretlenip, o bir anlık “pastırma ne kadar alınır ki” kararsızlığından sonra sağolsunlar, 1 kilo pastırmayı alıp getirmişler. Geçen gün koca bir somun ekmek kadar pastırmayı Yorgo’nun eline tutuştururken bir de tembihlemiş kardeşi “siz pişirin de bizi de çağırırsınız” diye 🙂

Kardeşim, pastırma da 1 kilo alınır mı? Tamam, yemesine yenir, dayanmasına dayanır ama… pastırma dediğin gıdım gıdım azıcık alınır, pinti ellerden çıkmış gibi incecik dilimlenir. Kiloyla alınır mı? Üstelik onu ince ince dilimleyebilmek de bir dert…

Anlayacağınız, biz de bir süredir pastırmalı günler devam etmekte…
* Pastırmalı-peynirli hazır yufka böreği yaptım. İçi biraz kuru oldu, fena değildi.
* Pastırmalı yumurta yapıldı. bir klasik, Maya için fazla iddialı olacağını sandım ama beğendi 🙂
* Pastırmalı-gravyerli tost yaptım. Börekten daha yumuşak ve lezzetli oldu.
* Son olarak da pastırmalı kuru fasulye denedim.

  • Yarım kilo kadar kuru fasulye (önceki geceden ıslatılmış)
  • 2 kuru soğan
  • 3-4 biber
  • 4-5 olgun domates
  • Birkaç sap kereviz yaprağı
  • 1 yemek kaşığı domates salçası (varsa biber salçası)
  • Arzuya göre ince dilimlenmiş pastırma, çemeniyle birlikte
  • Zeytinyağı, kara biber, tuz

Önceki geceden kuru fasulyeleri suda beklettim. Bu kez fasulyaları fırında yapmadım, düdüklü tencere kullandım. Düdüklü tencerede ince ince doğranmış soğanlarla biberleri zeytinyağında kavurdum. Daha sonra 1 kaşık salçayı ekleyip biraz kavurduktan sonra, geceden iyice kabarmış olan fasulyeleri süzüp tencereye alıp gözelce karıştırdım. Rendelediğim olgun domatesleri, ince dilimlenmiş pastırmaları, ince doğranmış kereviz yapraklarını, tuzunu, karabiberini ve yetecek miktarda suyunu koyup pişirdim. Benim düdüklüyle 20 dakika yeterli oluyor.

Yanında geçen yaz annemler buradayken yaptığımız minik soğancıklar (dağ sümbülü) çok yakıştı.

Bir rica: Evdeki pastırmayı bitirme kampanyamıza, göndereceğiniz değişik tariflerle/fikirlerle katkılarınızı bekliyorum.
Bir hatırlatma: Bugün 9.9.09 Böyle tarihleri hep sevmişimdir 🙂




1 thought on “Hangisi ÇOK hangisi az?!?!”

  • Eskilerin hafızası bizim neslin hafızasına göre daha kuvvetliydi. Ben alışverişe elimde bir liste ile gidiyorum. Hafıza kalmamış ki, e tabi onca hazır ve dengesiz bir şekilde kimyasal sentezle üretilmiş besinlerle beslenince ne akıl kaldı ne zeka. Ancak bu pastırmalı kurufasülyeyi yedikten sonra hafızam eminim ki yerine gelecek ve ben de alışverişe alınacaklar listesi olmadan gideceğim. İşte insan pastırmalı kurufasülye gibi yemekler yemeli.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.