Hayatın üzerinde bir kaç rötuş yapma şansınız olsaydı…

Balkonları çiçeklerle, sofraları yemeklerle mi donatırdınız? 

Yalnız bir gencin yanına bir sevgili bırakır, yaşlı adamın tasmasının ucuna minik bir ejdercik mi bağlardınız? Sevdiğine kırgın genç kızın elini yanında oturan mahcup ve pişman delikanlıya doğru uzatır, annesiyle babasının yanında canı sıkılan çocuğun eline bir demet balon mu tutuştururdunuz?

Yapacak o kadar çok şey; bir dokunuşla renklenecek, şenlenecek o kadar çok sahnesi var ki hayatın… hangi birine yetişeceğini bilemez insan. Yukarıdaki videoyu tesadüfen keşfettim. Hayatın içinde saklı, çok ince detayları görebilen bir gözle bakılıp yapılmış besbelli.

Öyle zamanlar oluyor ki burnumuzun dibindeki o minicik detayı görmeden geçiyoruz. Bilmiyoruz ki o minicik detay o an’ın içindeki bütün derdin, sıkıntının kilidi oluveriyor ve biz o minik ayrıntının farkına vardığımızda sanki mucizevi şekilde o kilit açılıyor ve o ana kadar hapsolmuş neşe, mutluluk ve sevgi kendini dışarı atıp özgürlüğüne kavuşuyor.

Aynı, onu çok sevdiklerinden şüphe duyulmayan anne-babasının yanındaki bir çocuğun canının feci sıkılması gibi… çocuğun canı sıkılıyor. Bu bazılarına göre “görünmeyen” bir gerçek, “görmeyi bilen” bazılarına göre de aşikar bir durum. Can sıkıntısından kendisinin bile ne yapacağını bilemediği çocuk, huysuzlanınca da “Aman ne laf anlamazsın”, “ne şımarıksın”, “daha istersin?” diye yargılanıyor. Tabi burada, haksızlığa uğrayan, yanlış anlaşılan çocuk. Demiyorum ki, çocuğa gidip bir balon alın, yeni bir top, bebek alın da keyfi gelsin… daha da şımarsın.

Bir balon, yeni bir bebek, araba, top, hatta biraz harçlık geçici bir mutluluk ve avutma olurdu ki etkisi de uzun sürmezdi. Onun yerine şöyle bir dönüp çocuğun yüzüne bakmak, yüzündeki ifadeyi anlamaya çalışmak daha uzun vadeli bir çözüm getirebilirdi.

Bazen farkına bile varmadığımız detaylarda saklı kalıyor mutluluk. Bu ayrıntılara -bilinçli ya da bilinçsiz- gözleri kapamanın sonrası da anlaşılmamak, anlaşılmamaktan gelen umutsuzluk, çaresizlik ve huysuzluk. Büyük olsun küçük olsun etrafınızdaki insanların karamsar olmalarının da huysuz ve aksi olmalarının da bir nedeni var aslında. Anlaşılmamalarının kendilerince bile kontrol edilemeyen bir yansıması olamaz mı bu?… bir düşünün.

Hayat her zaman beklediklerimizi getirmiyor. “Umduğu yerine bulduğunu” kimi kolay kabulleniyor ve adapte oluyor; kimiyse kolay kolay kabullenemiyor ve hayal kırıklığının içine boyunca battığı gibi, kolay kolay da çıkamıyor. Çok büyük bir çaba gerektirmeden, bir insanın beklentisinin ne olduğunun bile anlaşılması, o insanı beklentinin olmasından daha çok ferahlatabilir mi? bence ferahlatır… beklentiler her zaman her yerde gerçeğe dönüşmez, ama “anlaşıldığının farkına varmak” çok rahatlatıcı, huzur vericidir.

Çok yazık ki anlayış, belki de insanların çoğunun en az başvurduğu bir duygu. Karşınızdakini anlayabilmek; dünyayı olabildiğince (çünkü tamamiyle olması mümkün değil) onun gözleriyle görmek, onun kulaklarıyla duymak gibi bir şey. Lafın kısacası, kendinizi onun yerine koymak ve o durumda o anda siz olsaydınız nasıl hissederdiniz, onu anlamaya çalışmak.

Yoksa herkesin, etrafındaki herkesi yalnızca kendi gözleriyle görüp, kendi kulaklarıyla duyup yorumlamasıyla nasıl olurdu halimiz? Ezop masalındaki gibi, leyleğe misafirliğe giden tilkiye benzer ve kendimizi ancak leylek gagasının girebildiği dar uzun kavanozla baş ederken buluverirdik ki bu da boşa kürek çekmekten başka bir şey olmazdı.

“Kendini karşındakinin yerine koyabilmek”te bitiyor her şey. Buna da EMPATİ deniyor. Vikipediada empati için şöyle diyor:

Empati veya eşduyum, bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir.

Başka bir deyişle; Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır.

Sonra da ekliyor: Empatinin tam olarak gerçekleşmesinin üç kuralı vardır;

  1. Bir insanın kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak, olaylara onun bakış açısıyla bakmak,
  2. Karşıdakinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamak ve hissetmek,
  3. O kişiyi anladığını ona ifade etmek.

Bence ilk 2 tanesi estek köstek yapılıyor ama en çok es geçileni 3. aşama gibi geliyor bana.

Bazen karşımızdakini aslında öyle iyi anlıyoruz ki pek güzel bir empati kuruyoruz ama sonra (tuhaf bir bencilliğe mi kapılıyoruz nedir?) bunu ona söylemekten vazgeçiyoruz ve karşımızdakinin de, ne yazık ki, (biz söylemedikçe) bundan asla haberi olamıyor. Hatta, haklı olarak, bize sitem ediyor ve en ileri boyutta da onu hiç anlayamadığımız için bizi suçluyor. Oysa ki ağzımızı açıp 2 kelime söylemiş olsaydık sonuç aynı mı olurdu, bir düşünün?…

Bir Amerikan atasözü şöyle der; “Don’t judge a man until you’ve walked a mile in his shoes.”

Yani, “onun ayakkabılarıyla 1 mil yürümeden kimseyi yargılama”.

 

Sizin de, hayatın üzerinde bir kaç rötuş yapma, ufacık dokunuşlarla mucizevi değişiklikler yaratma şansınız olursa şayet … önce empati kurun, derim.

Empati kurmayı başardığınızda, eskiden “farklı” olarak algıladığınıza karşı tutumunuz da değişecektir.

Bu konuyla ilgili, bu yazım da hoşunuza gidebilir.

Empati sembolü de böyleymiş.

 




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.